Nedir Yeni

Manzume Nedir

Yeni
Soru Sor

Ölçü ve kafiye gözetilerek, nazım biçiminde yani dizeler halinde yazılan metinlere ”manzume” denir. Manzumelerin sanat değeri taşıyanlarına da “şiir” denir. Özellikle duyguların, hislerin anlatildiqi yazı biçimidir. Dizelerden (mısralardan) oluşur. Dizeler alt alta sıralanır. Ölçü ve kafiyesi (uyağı) bulunur. Böyle yazılara manzume denir. Manzumelerin duygu ve heyecan yönünden yeterli olup bir sanat değeri taşıyanlarına şiir denir.

Manzumelerin Özellikleri

 1 - Ölçülü ve uyaklı manzum parçalardır.
 2 - Öğretici konular ve akılda kolay kalması istenen düşünceler bu nazım şekliyle yazılır.
 3 - Estetik kaygı taşımazlar.
 4 - Çağrışım yönü ve imgeleme zayıftır.
 5 - Manzum hikâyeler birer manzumedir.

Manzume ve Şiir Arasındaki Farklar

 • Manzumede anlatılanlar düz yazıyla ifade edilebilirken şiirde anlatılanlar düz yazıyla ifade edilemez.
 • Manzumelerde bir olay örgüsü varken şiirlerde olay örgüsü yoktur.
 • Manzumelerde sözcükler genelde gerçek anlamda kullanılırken şiirde çok anlamlılık vardır.
 • Şiirler manzumelere göre çağrışım yönünden daha zengindir.

Manzum Hikaye Nedir

Nazmın nesre yaklaştırılmasıyla ortaya çıkan bir türdür. Önemli özelliklerinden birisi metinde karşılıklı konuşmaların yer almasıdır. Bu tarzı edebiyatımızda ilk kez Servet-i Fünuncular denemiştir. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy bu türde başarılı örnekler vermişlerdir.

Manzum Hikayelerin Özellikleri

 - Toplumu ilgilendiren olaylar işlenir.
 - Daha çok ders veren, eğitici, öğretici, etkileyici konular seçilir.
 - Ölçü ve uyağa dikkat edilir.
 - Anlam, alttaki dizelerde devam eder.
 - Karşılıklı konuşmalara yer verilir.
 - Dizelerin uzunlukları aynı olmayabilir.
 - Bu nazım şekli edebiyatımıza Tanzimat Dönemi'nden sonra girmiştir.

Manzume Örneği

 ÇOBAN ÇEŞMESİ
 Derinden derine ırmaklar ağlar,
 Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
 Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,
 Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.
 “Göynünü Şirin’in aşkı sarınca
 Yol almış hayatın ufuklarınca,
 O hızla dağları Ferhat yarınca
 Başlamış akmağa çoban çeşmesi…”
 O zaman başından aşkındı derdi,
 Mermeri oyardı, taşı delerdi.
 Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
 Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.
 Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu,
 Kerem’in sazına cevap veren bu,
 Kuruyan gözlere yaş gönderen bu…
 Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
 Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda,
 Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,
 Ateşten kızaran bir gül arar da,
 Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,
 Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,
 Tarihe karıştı eski sevdalar.
 Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
 Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
(Han Duvarları)

Manzum Eser Nedir

Nazımla ortaya konmuş kısa ürünlere manzume, uzun ürünlere de manzum eser denir. Günümüzde nazım ve şiir kelimeleri aynı kavramı karşılar şekilde kullanılmaktadır.Şiirler de nazım şeklinde ortaya konur; fakat her nazım şiir değildir.
 
Şiir, bizi bulunduğumuz ruh halinden alıp başka bir ruh haline götürebilen, içimizde güzel duygular uyandıran, mısralardan örülmüş ve sanat değeri taşıyan sözlerdir.
 
Manzumelerde anlam bütünlüğü taşıyan en küçük parçaya nazım birimi denir.

İki mısradan meydana gelen ve kendi arasında anlam bütünlüğü taşıyan nazım birimine beyit; ikiden fazla mısradan meydana gelen ve yine anlam bütünlüğü taşıyan nazım birimine Kıt’a veya bent ya da üçlük, dörtlük, beşlik … adı verilir.
 
Belli bir ölçü ve kafiye düzeni ile örülmüş mısralardan meydana getirilmiş biçimine nazım şekli denir.

Türk Halk Edebiyatında Manzum Eserler

Türk Edebiyatı, başlangıcından günümüze kadar, meydana getireni belli olan veya olmayan, genellikle yabancı etkilerden uzak, Türk halkı arasında yaşayan konuşma diliyle söylenmiş, halkın kültürünü, duygu ve düşüncelerini yansıtan edebiyata denir.
 
Türk Halk Edebiyatı nazmı, halk içinden yetişen, adı bilinen veya bilinmeyen şairlerin hece ölçüsü ile ve özel biçimlerde meydana getirdikleri manzum ürünlerden oluşur.
 
Türk Halk Edebiyatı nazmında; nazım birimi dörtlük, ölçü hece ölçüsüdür. Bunların istisnaları görülebilir.Belli başlı nazım şekilleri ise, türkü, mani, koşma, semai vb. ‘ dir.

Manzum Hikaye Örneği

 Küfe -Mehmet Âkif Ersoy
 Beş on gün oldu ki, mu'tâda inkıyâd ile ben
 Sabahleyin çıkıvermiştim evden erkenden.
 Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:
 Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
 Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,
 Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
 Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,
 Selâmetin yolu insan için bu, başka değil!
 Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,
 Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak,
 Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,
 Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden-
 O sâlhurde, harâb evlerin saçaklarına,
 Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına
 Delîlimin koca bir şey takıldı... Baktım ki:
 Genişçe bir küfe yatmakta, hem epey eski.
 Bu bir hamal küfesiymiş... Aceb kimin? Derken;
 On üç yaşında kadar bir çocuk gelip öteden,
 Gerildi, tekmeyi indirdi öyle bir küfeye:
 Tekermeker küfe bîtâb düştü tâ öteye.
 -Benim babam senin altında öldü, sen hâlâ
 Kurumla yat sokağın ortasında böyle daha!
 O anda karşıki evden bir orta yaşlı kadın
 Göründü:
 -Oh benim oğlum, gel etme kırma sakın!
 Ne istedin küfeden yavrum?Ağzı yok, dili yok,
 Baban sekiz sene kullandı... Hem de derdi ki: "Çok
 Uğurlu bir küfedir, kalmadım hemen yüksüz... "
 Baban gidince demek kaldı âdetâ öksüz!
 Onunla besliyeceksin ananla kardeşini.
 Bebek misin daha öğrenmedin mi sen işini?"
 Dedim ki ben de:
 Ayol dinle annenin sözünü...
 Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü:
 -Sakallı, yok mu işin? Git, cehennem ol Şuradan!
 Ne dırlanıp duruyorsun sabahleyin oradan?
 Benim içim yanıyor: Dağ kadar babam gitti...
 -Baban yerinde adamdan ne istedin şimdi?
 Adamcağız sana, bak hâl dilince söylerken...
 -Bırak hanım, o çocuktur, kusûra bakmam ben...
 Adın nedir senin, oğlum?
 -Hasan.
 -Hasan, dinle.
 Zararlı sen çıkacaksın bütün bu hiddetle.
 Benim de yandı içim anlayınca derdinizi...
 Fakat, baban sana ısmarlayıp da gitti sizi.
 O, bunca yıl çalışıp alnının teriyle seni
 Nasıl büyüttü? Bugün, sen de kendi kardeşini,
 Yetim bırakmıyarak besleyip büyütmelisin.
 -Küfeyle öyle mi?
 -Hay hay! Neden bu söz lâkin?
 Kuzum, ayıp mı çalışmak, günah mı yük taşımak?
 Ayıp: Dilencilik, işlerken el, yürürken ayak.
 -Ne doğru söyledi! Öp oğlum amcanın elini...
 -Unuttun öyle mi? Bayramda komşunun gelini:
 "Hasan, dayım yatı mekteplerinde zâbittir;
 Senin de zihnin açık... Söylemiş olaydık bir...
 Koyardı mektebe... Dur söyleyim" demişti hani?
 Okutma sen de hamal yap bu yaşta şimdi beni!
 
 Söz anladım uzun, hem de pek uzun sürecek;
 Benimse vardı o gün birçok işlerim görecek;
 Bıraktım onları, saptım yokuşlu bir yoldan,
 Ne oldu şimdi aceb, kim bilir, zavallı Hasan?
 
 Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz;
 Geçende Fâtih'e çıktık ikindi üstü biraz.
 Kömürcüler kapısından girince biz, develer
 Kızın merâkını celbetti, dâima da eder:
 O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak,
 O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!
 Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken,
 Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden,
 Belinde enlice bir şal, başında âbâni,
 Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;
 Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
 Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
 Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetim...
 Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:
 Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...
 Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!
 Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!
 Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.
 Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;
 Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.
 Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;
 On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!
 O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan
 Bir elliden mütecaviz çocuk ki, muntazaman
 Geçerken eylediler ihtiyarı vakfe-güzin...
 Hasan'la karşılaşırken bu sahne oldu hazin;
 Evet, bu yavruların hepsi, pür südud-i şebab,
 Eder dururdu birer aşiyan-ı nura şitab.
 Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi!
 Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,
 -Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında-
 İlel'ebed çekecek dûş-i ıztırarında!
 O, yük değil, kaderin bir cezası ma'sûma...
 Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkuma!
 
 Kelimeler:
 mu'tâd: Alışkanlık
 buhayre: Göl
 lîsan-ı hâl: Hal dili
 inkıyad: Uymak
 İskandil: Denizin derinliğini ölçmeye yarayan alet
 rükû: Eğilme
 salhurde: Eski, asırlık
 delil: Kılavuz, baston
 zabit: Subay

Manzum Hikaye Nasıl İncelenir

Bu manzum hiyayeyi birlikte inceleyelim.
 -Metinde duygu, ses akışıyla birlikte verilmiştir.
 -Her iki dizede bir değişen redif ve uyaklarla ve a a b b c c ... uyak düzeniyle ses akışı sağlanmıştır.
 -Ritim, aruz ölçüsüyle sağlanmıştır.
 -Sözcükler ağırlıklı olarak gerçek anlamıyla kullanılmıştır.
 -Metinde anlatılanlar yaşanması mümkün olan olaylardır. Gerçek hayattan yapılan gözlemler bire bir anlatılmıştır.
 
Metni düz yazıya çevirelim: "Ben on gün önce, alışmış olduğum gibi, sabahleyin evden erkenden çıkıvermiştim. Bizim mahalle, İstanbul'un kenarı demek, sokaklarında yüzme bilmeyerek gezilmez..." Görüldüğü gibi metin düz yazı şeklinde anlatılmaya daha uygundur.
 
Metnin olay örgüsü:
 1. Şairin mahallede yürümesi
 2. Değneğe küfenin takılması
 3. Hasan ve annesiyle konuşmaları
 4. Hasanın okumak istemesi
 5. Şairin oradan ayrılması
 
 -Metinde yaşanmış veya yaşanabilecek olaylar anlatıldığı için olay ör­güsünü çıkarabiliriz.
 -Bu metinde amaç, doğal gerçekliği bulunan bir konuyu anlatmaktır. Bu yüzden metnin anlatım yönü güçlü, çağrışım yönü zayıftır.
 -Metinde somut anlamlılık ön plandadır.
 -Bu metin yapı bakımından "manzum hikâye" özelliği gösterir.




Manzume Resimleri

Manzume

Manzume
Manzume

Manzume Sunumları

Henüz bu yazıya eklenmiş dosya (powerpoint,pdf,word) bulunmamaktadır.

Manzume Videoları

Henüz bu yazıya eklenmiş video bulunmamaktadır.
Ekleyen User Avatar
Mercan Genç admin@nedir.org
Paylaş

Çıkış yapmak istediğine emin misin?

Evet Vazgeç